7 Ekim 2010 Perşembe

Sıcak-Soğuk İkilemi


O an aklında ne varsa yazdı beynimin boş satırlarına. Okuduğumda kalakaldım öyle. Başımdan aşağı kaynar sular dökülüp bacaklarım titrediğinde anladım sensizliğin beni nasıl bir hale sokacağını... Sıcaktan değil, sensizliktendi titreyişim...

Üzerine tonlarca ağırlık binmiş gözlerimi hafifçe kaldırarak içimden haykırdım sana.. Gitme diye. Sen duymadın ve ya duymamazlıktan geldin her zamanki gibi... Aşk dedim sessizce, yine cevap vermedin.. Duvar olsan bu kadar üzerime yıkılmaz bu kadar acımasız olmazdın belki de.. Aklımdan bu düşünceler geçerken yakaladın beni kollarımdan, sımsıkı sardın. Hiç bu kadar sıkı sarılmamıştın.. Ayrılırken neden böyle olur anlamazdım hiç. Ama sende anladım... Severken gitmekti bu sarılış, bırakamamak... bırakmak istememek ama zoraki bırakmaktı. Damarlarımın üzerine basa basa gittin o gece, tepki bile gösteremeyip, beni sensizlik sandalyesine bağlayıp gittin...  Çok da sıkı bağladın...

Tepemde küçük bir ışık var, gölgemde sen. Neden hep böyle olur? Neden yalnızlık yine? Bu soruları kendime sorup durdum. Deli miyim ne?

Hayır...

Olmamalı...

Uyumuşum.. Uyandığımda yazın çoktan geldiğini farkettim. İçim ısınmıştı şimdilerde.. Kaç yıldır, kaç mevsimdir uyuyorum bilmiyorum.. Hangi zamandayız? Bilmiyorum. Hangi sensiz şehirdeyim? Bilmiyorum. 

İnsanoğlu nankör işte, ne soğuğun değerini, ne sıcağın değerini bilir.

Benimse Bildiğim.. Şimdilerde kalbim ısınsa da, hâlen ben SENSİZLİK ŞEHRİNDE YAŞIYORUM!..


6 Ekim 2010 Çarşamba

Kaçmak ve Zannedilen Kurtuluş...

Bak yine aynı adresteyim. Ama Aynı evlerden ve aynı şehirden uzak bir yerde..

Kafamdaki en profesyonel programla kurduğum tüm düşüncelerime boyut kazandırıp, hepsini yeniden canlandırdım. Uzun zaman olmuştu...

Kafamı kaldırıp baktığımda sonsuz bir dünya, engin bir deniz, güneşle ısınmış bir kumsalın sessizliği var.... ha bir de rüzgar.. Esiyor ılık ılık, iliklerime kadar yakıyor kimi zaman...

Yaşananları sırtıma yüklemiştim evden çıkarken, yüklendiklerim hafif değil ama ben de güçsüz değilim. Şimdi denizin kenarında onları yavaşça sıcacık kumsala bırakıyorum. Ah! Üzerime bir şey almayı unutmuşum. Neden? 

Neyse..neyse diyorum aklımdan bütün geçmişi yok sayarak...Neyse...

Kafamı çevirip yaşadıklarıma bakıyorum. Hepsini buraya nasıl getirdiğime şaşıyorum bu arada... Gözümü kapatırken yok olan yaşadıklarım, açtığımda tekrar var oluyorlar... Anlamsızca gülümsüyorum hepsine.. AA! annem değil mi bu? Yiyemediğim yemekte aynı masayken kendimin de orada olduğunu farkediyorum "Oğlum ne acayip bir çocuksun sen yahu" diyerek gülümsüyor. Canım annem.. O ara babam "karışma hanım diyor. Bırak şu çocuğu artık." demekte... Tabii benim aklım tost makinasında. İçini hangi tornavidayla açsam diye düşünüyorum. 12-13 yaşında filanım. Dalga sesleri düşüncelerimi bölüyor "kendimi kaptırmıyorum tamam" diyerek affettiriyorum kendimi denize..

Madem kaçamıyorsun neden buraya geliyorsun soruları aklımın içinde cereyan etmekte ve yalnızlık acısı içimi sömürmekte... Yüzüm asık, halsiz ve bitkin hissediyorum kendimi. Hasta olacağım sanırım...

burnumun hemen yanına düşen bir damla farkediyorum o saniye, sonra diğer yanına düşüyor, sonra kafamın tam ortasına bir tane.. Yağmur geliyor. Gülümsüyorum! yağmuru çok severim... Ama, ama ya yaşadıklarım ne olacak? Hepsi ıslanacaklar! Hayır bırakamam onları böyle yüz üstü, ıslatamam... KIYAMAM..

Derken yağmur hızlandı...

Ben ne yapacağını bilmez halde bakakaldım denize... anladım ki kaçmanın bir anlamı yoktu.. Hem ben, yem yaşanılanlar ıslanacaklardı. Onlara birşey olmaz dedim içimden.

Peki ama, ya saçlarım ıslanırsa?